Bir ülkeyi yönetmek, sadece yollar yapmak, binalar dikmek ya da rakamlarla büyüme açıklamak değildir. En temel soru hâlâ masada duruyor: “Bu ülkede kaç kişiyiz ve nasıl yaşıyoruz?”
Ama bu soru nedense giderek daha az soruluyor. Ya da sorulsa bile cevabı erteleniyor. Nüfus sayımı artık bir “günlük yönetim verisi” olmaktan çıkıp, adeta “gerektiğinde hatırlanan eski bir alışkanlık” haline geldi.
Eskiden nüfus sayımı denince evlere kadar giren memurlar, tek tek sorulan sorular, kayıt altına alınan hayatlar vardı. Şimdi ise teknoloji çağındayız deniyor. Ama ilginçtir, teknoloji arttıkça insanı tanıma kapasitesi azalıyor gibi.
Gerçekten kaç kişiyiz? Nerede yaşıyoruz? Hangi şehirde ne kadar genç var, ne kadar yaşlı var? Göç nereye akıyor? İşsizlik hangi bölgede daha derin? Bu soruların net cevabı olmadan yapılan her planlama, aslında yarım bir tahmindir. Ve tahminle yönetilen ülkelerde en çok kaybolan şey “insan gerçeği” olur.
Çünkü okul yapılacak yer de nüfusa göre belirlenir, hastane ihtiyacı da… Ulaşım projeleri, konut planlamaları, sosyal yardımlar, emeklilik politikaları ve istihdam stratejileri de insanların sayısına, yaşına ve yaşam koşullarına göre şekillenir. Eğer elinizde doğru veri yoksa, yapılan her yatırımın bir ayağı eksik kalır.
Bugün birçok şehir kontrolsüz şekilde büyüyor. Kiralar yükseliyor, trafik artıyor, altyapı yetersiz kalıyor. Bir mahallede bin kişiye göre planlanan hizmet, belki de artık on bin kişiye yetmeye çalışıyor. Fakat gerçek tabloyu ortaya koyacak kapsamlı bir sayım yapılmadığında sorunların kaynağı da tam olarak görülemiyor.
Üstelik mesele sadece sayı değildir. Sayının arkasındaki hayatları görebilmektir. Kaç çocuk eğitim dışında kaldı? Kaç yaşlı tek başına yaşıyor? Kaç genç iş arıyor? Kaç aile geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor? İstatistikler, doğru toplandığında yalnızca rakam vermez; toplumun vicdanını da ortaya koyar.
Şeffaf yönetim, doğru veriden korkmaz. Aksine doğru veriyle güçlenir. Çünkü gerçekleri bilmek, sorunları kabul etmek anlamına gelir; sorunları kabul etmek ise çözümün ilk adımıdır. Görmezden gelinen her eksiklik, yarının daha büyük krizlerine dönüşür.
Bugün şehirler büyüyor ama insanlar görünmezleşiyor. Kalabalıklar artıyor ama yalnızlık da büyüyor. Bir yanda beton yığınları yükselirken, diğer yanda kimlerin bu şehirlerde yaşadığı bile netleşmiyor.
Peki içimden geldi soruyorum…
Veri yoksa plan nasıl yapılır?
İnsan sayılmazsa insan nasıl temsil edilir?
Ve en önemlisi… Sayılmayan insan, gerçekten görülüyor mudur?
Nüfus sayımı sadece bir istatistik değildir. Bir ülkenin aynaya bakma biçimidir. O aynaya bakmaktan kaçınıldığında ise gerçeğin kendisi bulanıklaşır.
Çünkü güçlü devlet, vatandaşını yalnızca seçim sandığında değil, hayatın her alanında tanıyan devlettir. Kimin nerede yaşadığını, hangi sıkıntıyla mücadele ettiğini ve geleceğe dair hangi ihtiyacı taşıdığını bilen yönetimler, daha adil ve daha isabetli kararlar alabilir.
Belki de artık mesele nüfusu saymak değil; toplumu gerçekten görmek meselesidir. Sayılar eksik olduğunda yalnızca tablolar değil, vicdanlar da eksik kalır.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Yoksa artık saymamayı mı tercih ediyorsunuz?