KIBRIS

Kıbrıs konusu: Müzakere masası mı, jeopolitik cephe mi?

Bahar Sancar yazdı...

Kıbrıs'ta yine müzakereler konuşuluyor…

Birleşmiş Milletler yeni temaslar yürütüyor, taraflar açıklamalar yapıyor, diplomasi trafiği hızlanıyor…

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda “müzakere olsun diye değil, çözüm olsun diye müzakere” vurgusu yaptı…

Elbette adada kalıcı çözümü istemeyen yok...

Ancak asıl sorulması gereken soru şudur: Hangi çözüm?

Çünkü yarım asrı aşkın süredir aynı masaya oturup farklı sonuçlar beklemek, geçmişin hatalarını tekrar etmekten başka bir anlam taşımıyor…

Bugün hâlâ federasyon eksenli bir çözüm ihtimalinden söz edenler, önce geçmişte neden başarısız olunduğunu dürüstçe anlatmak zorundadır…

Kıbrıs'ta çöken hiçbir müzakere masasını Kıbrıs Türk tarafı devirmedi…

1963'te ortaklık devletini silah zoruyla dağıtan Rum liderliği oldu…

1968'den Crans-Montana'ya kadar uzanan tüm süreçlerde “siyasi eşitliği” kabul etmeyen taraf yine Rum Yönetimi’ydi…

Annan Planı'na yüzde 65 oranında "Evet" diyen Kıbrıs Türk halkı iken, "Hayır" diyen ve buna rağmen Avrupa Birliği'ne alınan yine Rum Yönetimi oldu…

Rum liderliği hiçbir zaman Kıbrıslı Türklerle gerçek anlamda bir ortaklık kurmak istemedi…

İstedikleri şey iki kurucu ortağın yönettiği yeni bir ortaklık devleti değil, Kıbrıs Türklerinin azınlık haklarıyla yetinmeyi kabul etmesidir…

İşte bu nedenle onlarca yıl süren müzakereler sonuç vermedi…

Çünkü masadaki temel sorun haritalar, garantiler veya mülkiyet değildi…

Temel sorun egemenliğin paylaşılmasıydı…

Rum tarafı egemenliği paylaşmak istemedi. Bugün de istemiyor…

Bunun en açık göstergesi ise son dönemde Güney Kıbrıs'ın izlediği dış politika ve güvenlik stratejisidir…

Rum yönetimi artık çözüm arayan bir taraf gibi değil, bölgesel ittifaklar üzerinden güç inşa etmeye çalışan bir aktör olarak davranıyor…

Fransa ile imzalanan askeri iş birlikleri, ABD ile gelişen savunma ilişkileri, İsrail ile derinleşen stratejik ortaklık, Yunanistan ile koordineli güvenlik politikaları...

Bütün bunlar Kıbrıs'ta “ortak gelecek” arayışından çok farklı bir tablo ortaya koyuyor…

Özellikle İsrail ile kurulan yakın ilişki dikkatle takip edilmelidir…

İsrail son yıllarda yalnızca enerji projelerinde değil, güvenlik ve savunma alanlarında da Güney Kıbrıs'taki varlığını artırıyor…

Ortak tatbikatlar, güvenlik anlaşmaları, stratejik koordinasyon mekanizmaları ve enerji projeleri bunun somut göstergeleridir…

Ortadoğu'da savaşın ve gerilimin giderek büyüdüğü bir dönemde, Kıbrıs'ın bu eksenin parçası haline gelmesi ada için yeni riskler doğurabilir…

Çünkü İsrail'in güvenlik politikaları ile Kıbrıs'ın geleceği aynı şey değildir…

Artık gerçekçi olmak gerekiyor…

Yarım asırdır denenmiş ve başarısız olmuş formülleri yeniden ısıtıp önümüze koymanın kimseye faydası yoktur…

Adada iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı egemen irade bulunmaktadır…

Bugün Kıbrıs'ta fiilen var olan gerçeklik budur!

Kalıcı çözüm de ancak bu gerçekliğin kabul edilmesiyle mümkündür…

Bu nedenle Kıbrıs meselesinin geleceği federasyon masalarında değil, iki devletin karşılıklı iş birliği temelinde kuracağı yeni ilişkilerde aranmalıdır…

Kıbrıs Türk halkının “egemen eşitliğini” temel almayan hiçbir formülün başarı şansı bulunmamaktadır…

Kıbrıs'ta gerçekçi çözümün adı nettir: İki devletli çözüm…

{ "vars": { "account": "G-2P5695J8JB" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }