D vitamini çoğu kişi tarafından sadece “bir vitamin” olarak bilinir. Oysa vücutta davranış şekli bir vitaminden çok bir hormon gibidir. Çünkü D vitamini, takviye olarak alındığı ya da güneşle üretildiği haliyle doğrudan vücutta aktif halde değildir. Güneş ışığıyla ciltte üretilen ya da takviye olarak alınan D vitamini önce karaciğerde bir ara forma dönüştürülür, ardından böbreklerde vücudun gerçekten kullandığı aktif forma çevrilir. Bu aktif form, vücuda talimat veren bir hormon gibi çalışır.
D Vitamini Sadece Kemikler İçin Değil: Bağışıklıktan Hücre Yenilenmesine Tüm Vücudu Etkiliyor
Aktif D vitamini, hücrelerin üzerinde bulunan özel D vitamini reseptörlerine bağlanarak birçok sistemi etkiler. D vitamininden bahsedildiği zaman genellikle kalsiyum homeostazı ve kemiklerin üzerindeki etkiler konuşulur fakat D vitamini sadece kemiklerin güçlenmesiyle ilgili değildir; bağışıklık sisteminin enfeksiyonlara nasıl yanıt vereceğini, hücrelerin kendini yenileme ve onarma süreçlerini ve vücuttaki iltihaplanmanın nasıl kontrol edileceğini de düzenler. Bu nedenle D vitamini, kemik sağlığının ötesinde, tüm vücudu ilgilendiren önemli bir biyolojik düzenleyici olarak düşünülmelidir (Holick, 2007; Bouillon et al., 2008).
D Vitamini Düşüklüğü Çok Sayıda Hastalık ve Artan Ölüm Riskiyle İlişkili
Son 20 yılda yapılan çok sayıda gözlemsel çalışma, düşük 25(OH)D düzeylerinin birçok hastalık durumu ile birlikte görüldüğünü göstermiştir. Kardiyovasküler hastalıklar ve risk faktörleriyle (hipertansiyon, endotel disfonksiyonu, inflamasyon gibi) ilişkiler bu alandaki en yoğun tartışılan başlıklardandır. Aynı zamanda D vitamini düşüklüğü Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar ve birden çok kanser türü ile de ilişkilendirilmiştir. Yani, birçok hastalık durumlarında D vitamini statüsünün düşük olduğunu gözlemliyoruz. Çok sayıda büyük prospektif kohort ve meta-analiz, düşük 25(OH)D düzeylerinin daha yüksek toplam mortalite, kardiyovasküler mortalite ve bazı nedenlere bağlı ölüm riskleriyle güçlü ve doz-yanıt ilişkisi içinde olduğunu gösterir. Örneğin geniş kapsamlı meta-analizler, 25(OH)D düzeyi düşük olan gruplarda ölüm riskinin anlamlı derecede arttığını ve risk artışının özellikle daha düşük seviyelerde belirginleştiğini (nonlineer biçimde) raporlamaktadır (Chowdhury et al., 2014; Schöttker et al., 2014; Garland et al., 2014). Bu bulgular, D vitamini düzeyinin çoğu zaman “genel sağlık durumu” ile yakından bağlantılı bir biyobelirteç olduğunu ve düşük düzeylerin, daha kırılgan fizyoloji ve daha yüksek hastalık yüküyle birlikte seyrettiğini düşündürür.
D Vitamini ve Hastalıklar: İlişki Var, Doğrudan Nedensellik Her Zaman Yok
Burada önemli bilimsel ayrım şudur: “ilişki” her zaman “nedensellik” anlamına gelmez; yani, D vitamininin düşük olması insanın kansere yakalanmasının tek başına primer nedeni değildir veya D vitamini düzeyi iyi olan hiçkimse kanser olmayacak diye bir durum söz konusu değildir. Burada, vücudumuzun ve fizyolojimizin kompleks ağı içerisinde iyi bir D vitamini düzeyinin birçok konuda düzenleyici ve koruyucu bir rol oynadığını söylemek mümkündür.
D Vitamini Herkese Mucize Değil, Doğru Kişide ve Doğru Dozda Anlamlı
Mesela büyük randomize kontrollü çalışmaların (ör. VITAL) günlük 2000 IU D3 takviyesinin genel popülasyonda majör kardiyovasküler olayları ve invaziv kanser insidansını belirgin biçimde azaltmadığını göstermesi, D vitaminini “herkeste güçlü bir koruyucu ilaç” gibi konumlandırmamamız gerektiğini hatırlatır (Manson et al., 2019). Etki, “herkeste ve her dozda” beklenen bir şey olmayabilir; fayda, başlangıçta ciddi eksikliği olanlarda, belirli risk gruplarında veya farklı dozlama stratejilerinde daha belirgin olabilir. Ayrıca gözlemsel çalışmalarda görülen güçlü ilişkilerin bir kısmı ters nedensellik ve eşlik eden hastalık yüküyle açıklanabilir; yani hastalık geliştikçe D vitamini düzeyi düşüyor olabilir. Buna rağmen, düşük D vitamininin sürekli olarak daha kötü klinik sonuçlarla yan yana görülmesi, en azından optimal düzeylerin korunmasının “olasılıkları azaltan” daha avantajlı bir biyolojik zemin sağlayabileceği fikrini destekler (Bouillon et al., 2008).
D Vitamini ve Solunum Yolu Enfeksiyonları: En Güçlü Kanıt Alanlarından Biri
En tutarlı veri alanlarından biri solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Bireysel katılımcı verileriyle yapılan meta-analizler, D vitamini takviyesinin akut solunum yolu enfeksiyonu riskini genel olarak modest düzeyde azaltabildiğini, etkinin özellikle başlangıç düzeyi çok düşük olanlarda ve düzenli (günlük/haftalık) kullanımda daha belirgin olabileceğini göstermiştir (Martineau et al., 2017). Ayrıca klinikte sık gördüğümüz önemli bir nokta da şudur: 25(OH)D, akut inflamasyon sırasında “negatif akut faz reaktanı” gibi davranabilir; yani grip, ağır enfeksiyon veya inflamatuvar stres dönemlerinde ölçülen 25(OH)D düzeyleri düşebilir. Bu düşüş, hemodilüsyon ve inflamatuvar yanıtla ilişkili olabilir; dolayısıyla hastalık sırasında ölçülen düşük değer, her zaman kronik eksikliği bire bir yansıtmayabilir (Silva & Furlanetto, 2015; Cleveland Clinic Journal of Medicine, 2023). Pratikte bu, “hastalık dönemlerinde D vitamininin daha hızlı tüketildiği/ölçümde daha düşük göründüğü” gerçeğini akılda tutmamız gerektiğini düşündürür. Bu sebeple, özellikle kış girişlerinde sık sık hastalanan ve bağışıklık yanıtı düşük olan kişilerde bir miktar yükleme yapılmasının anlamlı olduğunu klinik olarak görüyoruz.
D Vitamininde Hedef Seviye Ne Olmalı?
Peki hedef seviye ne olmalı? Genel olarak çoğu kişi için 25(OH)D’nin en az 30 ng/mL (50 nmol/L) olması kemik ve genel sağlık açısından yeterli kabul edilir; 20 ng/mL altı ise belirgin yetersizlik/eksiklik bölgesidir (Ross et al., 2011; NIH ODS, 2025). Klinik gerçeklikte, özellikle eksikliğin sık görüldüğü bölgelerde ve sık enfeksiyon geçiren, osteopeni/osteoporoz riski taşıyan veya risk faktörleri olan kişilerde “mutlak minimumu” hedeflemek yerine, güvenli aralıkta biraz daha yüksek bir düzeyi korumak rasyonel olabilir; çünkü hedef yalnızca kemik değil, immün ve metabolik sistemlerin de daha stabil çalıştığı bir fizyolojik zemini sürdürmektir (Holick, 2007; Martineau et al., 2017).
Klinik Deneyim Ne Diyor? 40–60 ng/mL Aralığı Pratikte Daha Dengeli Sonuçlar Verebiliyor
Ben, kendi klinik pratiğimde ekseriyetle D vitamin düzeyini 40-60 ng/mL bandında tutmanın optimal bir denge yarattığı kanaatindeyim. Klinik pratiğimde hastalarımdan aldığım anekdotal geri bildirimler, D vitamini düzeyleri iyi aralıkta tutulan bireylerde özellikle kış aylarında gribal enfeksiyonlara daha seyrek yakalanma, enfeksiyon geliştiğinde ise hastalığın daha hafif seyretmesi ve toparlanma süresinin kısalması yönündedir. Bunun yanı sıra, bu hasta grubunda mevsimsel duygu durum dalgalanmalarının daha az belirgin olduğu, enerji düzeylerinde artış ve depresif semptomlarda hafifleme gibi subjektif fakat tutarlı şekilde tekrar eden gözlemler de dikkat çekmektedir. Elbette bu tür geri bildirimler randomize kontrollü çalışmaların yerini tutmaz; ancak klinik pratikte sık ve benzer biçimde karşımıza çıkmaları, D vitamininin bağışıklık ve nöropsikiyatrik sistemler üzerindeki biyolojik etkileriyle uyumlu, gerçek yaşam verileri olarak değerlendirilmelidir.




