GÜNDEM KIBRIS - ÖZEL

Bir süredir kendinizi eskisi gibi hissetmediğiniz için doktora gittiniz. Aslında ortada net bir hastalık yok ama içinizde bir his var: Bir şeyler tam yolunda değil. Kendinizi biraz farklı hissediyorsunuz ama bunu tam olarak tarif etmek de kolay değil.

Belki spor yapmanıza ve beslenmenize dikkat etmenize rağmen kilo almaya başladınız. Enerjiniz eskisi gibi değil. Sabahları daha yorgun uyanıyorsunuz. Cinsel isteğinizde azalma fark ediyorsunuz ya da eskiden çok daha iyi olan odaklanma yeteneğinizin zayıfladığını hissediyorsunuz.

Tabii ki hayatın kendi stresi var. İş, ev, maddi konular, ilişkiler… Bunların hepsi sizi etkiliyor olabilir diye düşünüyorsunuz. Ama bir yandan da uyku düzeninizin değiştiğini fark ediyorsunuz ve bunun neden olduğunu tam olarak bilmiyorsunuz.

Sonra doktora gidiyorsunuz, muayene oluyorsunuz, bazı temel kan testleri yapılıyor ve sonuç geliyor:

“Her şey normal.”

Ama siz normal hissetmiyorsunuz çünkü vücudunuzda standardın dışında hissediyor olduğunuz bir durum var. Eskisi gibi değilsiniz. Aslında birçok insanın yaşadığı hikâye tam olarak burada başlıyor.

Bazen hastalarım beni görmeye geldiğinde “Aile hekimim testlerime baktı ve her şey normal dedi.” der. Bu cümleyi her duyduğumda biraz durup düşünürüm. Çünkü tıpta “normal” kelimesi her zaman “her şey yolunda” anlamına gelmez. Çoğu zaman bu yorum, tıp eğitiminde bize öğretilen klasik yaklaşıma dayanır: Yani testlerde belirgin bir hastalık ya da ciddi bir patoloji var mı, yok mu? Temel olarak bakılan şey budur. Ancak bu, o kişinin vücudunun optimal bir düzeyde ve en verimli şekilde çalışıyor mu sorusunun cevabı değildir.

Laboratuvarların verdiği referans aralıkları, tamamen toplum ortalamasına göre belirlenir. Yani binlerce insanın sonuçlarına bakılır, istatistiksel bir dağılım oluşturulur ve çoğunluğun bulunduğu aralık “normal” olarak kabul edilir. Bu yüzden zaten farklı laboratuvarlarda farklı normal aralıklar görürsünüz. Çünkü bu aralıklar “ideal değer” değildir; daha çok “bu değerlerde genellikle ciddi bir hastalık görülmez” anlamına gelir. Yani normal aralık, optimal aralık demek değildir ve popülasyonun sağlık düzeyine göre de farklılık gösterir. Sağlık düzeyi optimal olmayan modern bir toplum ortalaması sizin sağlık düzeyiniz için bir rehber olmayabilir.

Dinçyürek: Tüp bebek merkezine yönelik iddialar ihbar kabul edilerek soruşturma başlatıldı
Dinçyürek: Tüp bebek merkezine yönelik iddialar ihbar kabul edilerek soruşturma başlatıldı
İçeriği Görüntüle

Aynı zamanda, sadece referans aralıkları içerisinde olup olmamak değil, yıllar içerisindeki trend’ler de önemlidir. En son kan tahlilinde açlık kan şekerim 85 mg/dL iken, şimdi 99 mg/dL olmuşsa, hâlâ daha “normal” sınırlar içerisinde olsam da, vücudum bana verdiği sinyali doğru okumazsam, iki sene sonra bu “normal” değer artık normal olmaktan çıkacaktır. Açlık kan şekerinin kısa sürede 85’den 99’a ilerlemesinin “normal” olan bir yanı yoktur. Yapılan geniş kapsamlı cohort çalışmaları, 90 mg/dL üzerinde olan her 1 puan açlık kan şekerinin, tip 2 diyabet riskini %9 oranında artırdığını gösterir. Yani gayet “normal” olan 99 mg/dL kan şekeri, benim tip 2 diyabet sürecimin başladığını gösterir. Yani ideal kan şekeri, açlık halinde mutlaka 90 mg/dL seviyesinin altında olmalıdır.

Keza CRP için de benzer bir durum söz konusudur. Pek çok laboratuvar 0–5 mg/L aralığını “normal” olarak rapor eder. Ancak bu aralığın üst sınırına yakın değerler, akut bir enfeksiyon tablosu yoksa her zaman tamamen “fizyolojik” kabul edilmemelidir. Klinik olarak sağlıklı bireylerde CRP genellikle 1 mg/L’nin altındadır. Bu nedenle 1–3 mg/L aralığı düşük dereceli inflamasyonu düşündürebilirken, 3 mg/L’ye yaklaşan veya aşan değerler kronik, düşük düzeyli inflamatuvar süreçlerle ilişkili olabilir.

B12 vitamini açısından bakıldığında, laboratuvarların sunduğu referans aralıkları her zaman klinik yeterliliği doğru şekilde yansıtmaz. Pek çok merkez alt sınırı yaklaşık 180–200 pg/mL olarak kabul ederek bu değerleri “normal” olarak rapor eder. Ancak bu aralıklar istatistiksel dağılımlara dayanır ve optimal hücresel fonksiyonu garanti etmez. Klinik açıdan bakıldığında, birçok hasta 300 pg/mL’nin altındaki düzeylerde halsizlik, nörolojik yakınmalar ve kognitif değişiklikler gösterebilir. Bu yüzden pratikte daha güvenli bir yaklaşım olarak B12 düzeyinin en az 350–400 pg/mL üzerinde olması tercih edilir. Bu aralık, hem biyokimyasal belirteçlerin daha stabil olduğu hem de klinik semptomların daha az görüldüğü bir düzeyi temsil eder.

Tabii ki sadece bunlar değil, bunlar gibi onlarca örnek mevcuttur. Buradaki önemli nokta, ne yazık ki geleneksel tıp eğitiminde her zaman hastalık odaklı yaklaşımımız olduğudur. Eğer referans aralıklarını aşmamışsak, her şey “normal”dir. Geleneksel tıp sistemi akut hastalıkların teşhisi ve tedavisinde çok başarılıdır. Ama konu kronik hastalıkların önlenmesi, metabolik denge, hormon dengesi ve uzun vadeli sağlık olduğunda, klasik bakış açısının biraz değişmesi gerekir. Çünkü klasik yaklaşım genellikle hastalık ortaya çıktıktan sonra müdahale etmeye yöneliktir. Hastalık oluşmadan önceki küçük bozulmalar çoğu zaman gözden kaçar. Bu değişimler bizlere hastalıkların önüne geçebilmemize yardımcı olacak olan unsurlardır aslında. Bunun yanı sıra, beslenme, yaşam tarzı, uyku, stres gibi faktörler ise ne yazık ki çoğu zaman yeterince değerlendirilmez. Oysa bunlar hastalık ve sağlık arasındaki farkı belirleyecek olan unsurlardır.

Aynı zamanda kan tahlillerine tek tek bakmak da çoğu zaman yanıltıcıdır. Asıl önemli olan, değerlerin birbirleriyle olan ilişkisini görmek ve bu sonuçları hastanın şikayetleriyle birlikte değerlendirmektir. Bu hatayı en sık hormon testlerinde görürüz. Özellikle erkeklerde her şey testosterona indirgenmiş durumdadır. Sanki vücuttaki tek önemli hormon testosteronmuş gibi bir algı vardır. Kadınlarda da benzer şekilde bazı hormonlar üzerinden pazarlama yapılır. Oysa hormon sistemi bir zincir gibidir; birini değiştirdiğinizde diğerleri de etkilenir. Bu yüzden hormonlara tek tek değil, bir bütün olarak bakmak gerekir. Hatta sadece hormonlara değil, hormonların vücudunuzda nasıl metabolize olduğu, karaciğer detoksifikasyon yollarının nasıl çalıştığı ve bunların bir bütün olarak sizi nasıl etkilediğini anlamazsanız, çok yetersiz bir bakış açısına sahip olursunuz.

Hormonlarınızın vücudunuzda nasıl metabolize olduğu, kanser riskine kadar sizi etkileyen bir durumdur.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki standart bir check-up sırasında aslında birçok önemli test hiç yapılmaz. Hastalarımda bunu çok görürüm. Sigorta şirketleri yılda bir kez check-up fırsatı verdiği için bu check-up’ı yaptırıp her şeyin yolunda olduğunu düşünürler, veya devlet hastanesinde bir akraba vasıtası ile yaptırılan testleri yaptırıp bana test sonuçları ile gelip her şeyin yolunda olup olmadığını bilmek isterler. Fakat bu bize hiçbir zaman komple bir durum analizi yapmamıza yardımcı olmaz. Çünkü çoğu sağlık sisteminin check-up’larda sunduğu testler, vücutta bir hastalık var mı yok mu diye bakmak için ister. Ama “Bu kişi ileride hastalık geliştirme riski taşıyor mu?”, “Metabolizması ne durumda?”, “İnflamasyon var mı?”, “Hormon dengesi optimal mi?”, “Kalp ve damar hastalıkları riski ne?” gibi sorular genelde sorulmaz. Bu da modern sağlık sisteminin en büyük eksiklerinden biridir.

Bu yüzden kan tahlillerine bakarken amaç sadece “normal mi değil mi” sorusunu sormak olmamalıdır. Asıl sorulması gereken soru şudur:

1- “Bu kişi için doğru testler yapıldı mı? Hastanın riskleri veya semptomlarını açıklamak için tüm veriler elimde mi?”

2- “Bu değerler bu kişi için gerçekten en iyi aralıkta mı? Bu vücut şu anda ne kadar dengeli çalışıyor?”

Doğru yorumlandığında kan tahlilleri bize sadece bugünü değil, geleceği de gösterir. Yani vücut, hastalık ortaya çıkmadan yıllar önce bazı sinyaller vermeye başlar. Önemli olan o sinyalleri okuyabilmektir.

Çünkü bazen her şey kağıt üzerinde normal görünebilir. Ama vücut size aslında normal olmadığını zaten hissettirir.

Çünkü her şey gerçekten “normal” olmayabilir.