-ÖZEL HABER-

Kıbrıs kültürünü yıllardır araştıran, özellikle Gönyeli üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Şair-Araştırmacı-Yazar Ahmet Ömerağa, Gündem Kıbrıs Gazetesi muhabirine eski bayramları anlattı. 1940’lı yılların Lefkoşa’sından başlayarak kendi çocukluk yıllarındaki Gönyeli bayramlarına, oradan da günümüzün dijitalleşen bayram anlayışına kadar uzanan söyleşide Ömerağa, geçmişteki dayanışmayı, paylaşımı, insan ilişkilerini ve bayramların toplum hayatındaki yerini tüm ayrıntılarıyla anlattı.

“1940’lardan başlayalım” diyen Ömerağa, sözlerine şöyle başladı:

“Haşmet Muzaffer Gürkan programında kendi çocukluğunu anlatırdı. Lefkoşa’yı ilmek ilmek yazmış bir yazardır Haşmet Gürkan, Lefkoşa ondan sorulur. Gönyeli de benden sorulur. Gönyeli için 8 kitap yazdım, Kıbrıs kültürü için toplamda 35 kitap yazdım bugüne kadar. Bayramları Haşmet Muzaffer Gürkan’ın ‘Dünkü ve Bugünkü Lefkoşa’ kitabından kendi çocukluğunu anlatarak başlayacağım.

Sonra benim Gönyeli’de yaşadığım bayramları anlatacağım. 1960-67’lere olan süreci ve sonra bugünkü bayramlara değineceğim. Değişen sosyal yaşamla, sosyo ekonomik durumla birlikte bayramlara bakış açımız değişti. Bayramlar bir yerde duruyor ama bizim bayramlara bakış açımız değişti. Dijitalleşme bayramların geçiştirilmesine neden oldu. Eskiden tek tek tüm kapıları çalar, el öper, hatır sorardık. Şimdi hiçbir şey kalmadı. İnsana değer ve insana olan saygı sevgi içi boşalarak maddiyat ve çıkar ilişkilerine döndü günümüzde…”

“1940’larda yalnızca Lefkoşa’da resmi bayram kutlanırdı”

Ömerağa, 1940’lı yıllardaki bayramları anlatırken dönemin Lefkoşa’sını şu sözlerle anlattı:

“Yazar Haşmet Muzaffer Gürkan’ın kitabından anlatıyorum. 1940’larda yalnızca Lefkoşa’da resmi bayramlar kutlanırdı. Diğer kazalarda komiserler yani Larnaka komiseri tebrik kabul eder, kulüpleri ve halk odalarını gezerdi. Ama Lefkoşa’daki bayramlar çok özeldi.

Örneğin polis bandosu Selimiye Camii önünde dururdu. O zamanlar Ayasofya denirdi. Sabah namazını kılmaya ahali giderdi, polis bandosu da gider cami önünde beklerdi.

Bizim adetlerimize göre 15 yaşını doldurmuş her erkek akıl bali olmuş sayılırdı. Yani artık toplum içinde birey olarak kabul edilirdi. Köylerde baba çocuğunu elinden tutar kahvehaneye götürürdü. ‘Efendiler, oğlum Ahmet 15 yaşına bastı, artık bundan sonra tek başına kahveye gelebilir’ derdi. Bunun üzerine kahvedekiler ‘Benden Ahmet’e bir pasta’, ‘Benden Ahmet’e bir kıyafet’ gibi hediyeler açıklardı. Böylece çocuğun artık birey olduğu kabul edilirdi.

Lefkoşa’da da 15 yaşını dolduran erkekler babalarının ellerinden tutup camiye giderdi. Bayram namazdan sonra başlardı. Halk Ayasofya’dan çıkarken polis bandosu çalmaya başlardı. Bandonun görevi halkı bayramın coşkusuna hazırlamaktı.

Önde müezzinler, kadılar, komiserler, büyük adamlar yürürdü. Arkalarında halk olurdu. Hep birlikte Sarayönü’ne giderlerdi. Marşlardan çok şarkılar çalınırdı.

Bandonun sesini duyan çocuklar ‘Namaz bitti, babamız gelecek’ derdi. Çocuklar kapılara koşardı. Önce babalarının ellerini öper, sonra mahallede bayramlaşmaya çıkıp para toplarlardı.”

“Sarayönü’nde bayram yeri kurulurdu”

O dönemde Lefkoşa’daki tek bayram yerinin Sarayönü olduğunu anlatan Ömerağa şunları söyledi:

“Adada bir tek Sarayönü’nde bayram yeri kurulurdu. Şimdiki gondollar o zaman ‘Cıncıraklar’ olarak bilinirdi. Dönme dolaplar vardı ama şimdiki gibi büyük değildi. İnsanlar yerde oturarak dönerdi.

Buralarda bütün Lefkoşa’nın tatlıcıları ve yemişçileri stand açardı. Lokma, şam işi, ballı börek, kuru yemiş satılırdı. Beyaz leblebi öğütülür, şekerle karıştırılır kağıtta dağıtılırdı. Kağıttan keseler yapılırdı.

Halk polis bandosuyla birlikte Sarayönü’ndeki bayram yerine yürürdü. Bando orada çalmaya devam ederdi. Bayram böyle başlardı.

Silihtar Burcu’nda yani bugünkü Cumhurbaşkanlığı bölgesinde top atılırdı. Nasıl Ramazan’da iftar topu atılırsa, bayram günlerinde de top atılırdı. O top atılmadan kimse bayram yemeğine başlamazdı.

Topun sesini duyamayanlar Selimiye Camii’ne bakardı. Lambalar yandı mı diye kontrol ederlerdi. Çünkü top atıldığı zaman caminin lambaları da yanardı. O zaman yüksek bina yoktu. Selimiye tüm Lefkoşa’dan görünürdü.”

“Bizim çocukluğumuz paylaşımın ve dayanışmanın içindeydi”

1960’lı yıllardaki Gönyeli bayramlarını anlatan Ömerağa, çocukluk yıllarındaki aile yapısını ve dayanışmayı şu sözlerle anlattı:

“Ben 23 Nisan 1960 doğumluyum. Ben doğduğum zaman aileler çekirdek değildi. Nenemiz, dedemiz, teyzelerimiz hep birlikte yaşardı. Şimdiki gibi sadece anne baba çocuk yoktu.

Gönyeli’de sadece Atatürk Caddesi asfaltlıydı. Sokaklarda yürüyemezdik. Her mahallede iki tane koyun keçi mandırası vardı. Hayvanlar her sabah çıkar meraya giderdi.

Kışın bazen bir hafta, on beş gün durmadan yağmur yağardı. Yağışlar çoktu. İnsanlar iki kez ürün ekerdi. Pamuk, susam yetiştirirdi. Bayramlarda kendi susamlarımızı kullanırdık.

Nenemler dört kız kardeşti. Arife günü hepsi bizim eve gelirdi. Annem de ailenin en büyük torunuydu. Ona da büyük saygı gösterilirdi. Dedem köyün ağalarındandı. Çok arazisi ve hayvanı vardı. Süt toplar, ürün elde ederdi.

Arife günü bütün aile dedemin mağaza dediği yere giderdi. Bu büyük bir odaydı. Bir tarafta yağlar, zeytinler, ev eşyaları dururdu. Diğer tarafta ise ziraat aletleri, çapalar, oraklar olurdu.

Unlar ortaya çıkarılır, hamurlar yoğrulurdu. Dedem büyük fırını yakardı. Dört ailenin çörekleri birlikte pişirilirdi. Herkes kendi teknesini alıp evine götürürdü.

Biz çocuklar da aralarında koşuştururduk.”

“Komşunun çocuğunun canı çekmesin diye paylaşılırdı”

Eski bayramların dayanışma üzerine kurulu olduğunu söyleyen Ömerağa şöyle devam etti:

“Bir gelenek vardı. İlk çörekler piştiğinde komşulara dağıtılırdı. Sıcak çörekler peşgire sarılırdı. ‘Ayşe Hanım gel, sıcak çörek çıktı’ denirdi.

Çünkü düşünülürdü ki komşunun parası yoksa, o kokuyu duyacak, çocuğunun canı çekmesin. Böyle hassas duygular vardı.

Kurban Bayramı’nda kesilen et yedi kapıya dağıtılırdı. ‘Sen eti yiyeceksin ama komşun bakacak’ diye düşünülürdü.

Paylaşım vardı, imece vardı. Toplum iç içeydi.”

“Yeni ayakkabılarımıza bakarak uyurduk”

Bayram hazırlıklarının çocuklar için büyük heyecan olduğunu anlatan Ömerağa şu ifadeleri kullandı:

“Bayramda biz çocuklar bütün kapıları çalar, el öper, para ya da şeker toplardık. Yemek yeniyorsa sofraya çağrılırdık.

Arife günü arife suyuyla yıkanırdık. Yeni elbiselerimiz dolabın üstünde olurdu. Yeni ayakkabılarımız yastığımızın yanında dururdu.

Bütün gece ayakkabılarıma bakarak yatardım. Heyecandan sabahı beklerdik. Babamız ‘Sakın bayramdan önce giymeyin ha’ derdi.

Sadece ayakkabı ayağa oldu mu diye kısa süreli giydirilirdi. Annemiz kumaş alırdı. Sekiz çocuğa aynı kumaştan bayramlık elbise dikilirdi.”

“Pakla kavrulur, mısır patlatılırdı”

Bayramın ikinci ve üçüncü günlerinin aile ortamında geçtiğini söyleyen Ömerağa şöyle konuştu:

“Bayramın birinci günü tamamen el öpmekle geçerdi. İkinci gün nenem bizi çağırırdı. Pakla kavururdu. Darı kavururdu.

Biz pirilli, tutmaca, yakan top oynardık. Nenem sacın üstünde pakla kavururdu. Mısır patlatırdı. Patlayan mısırlar etrafa saçılırdı. Biz de onları toplamak için peşlerinden koşardık. Çok eğlenceli zamanlardı.”

“Gönyeli lokumu bayramların vazgeçilmeziydi”

Ömerağa, eski bayram sofralarını da anlattı:

“Gönyeli lokumu yapılırdı. Unla kaymak yağı kavrulurdu. İçine süt dökülürdü. Nenem bunu büyük tepsilerle fırına koyardı. Taşan süt karamel olurdu.

Katmer yapılırdı, güllaç yapılırdı, tel kadayıf yapılırdı. Bunlar daha çok Şeker Bayramı’nda olurdu.

Kurban Bayramı’nda ise et ağırlıklı yemekler yapılırdı. Şiş kebap, şeftali kebabı, patates kebabı yapılırdı.

Beş komşu kurban kestiyse beşinden de et gelirdi. Günlerce bunlar pişerdi. Patates kebabı Kıbrıslının bayram yemeğiydi.

Bayram ziyaretlerinde çörek ve hellim dağıtılırdı. Karpaz’da mesela gullurikya yapılırdı. Bölgelere göre tatlılar değişirdi.”

“Bayram artık insanlar için tatil anlamına geliyor”

Günümüz bayramlarını değerlendiren Ömerağa, insanların bayrama bakış açısının tamamen değiştiğini söyledi:

“Bayramlar duruyor ama bakış açısı değişiyor. Eskiden insanlar yokluk içindeydi ama birbirine daha bağlıydı. Şimdi bayram tatili denince insanların aklına seyahat geliyor.

23-25 yaşındaki genç nişanlısını alıp gidiyor. Bayrama bakış açısı artık bu.

Uyuşturucuyla yakalanan zanlıya ek tutukluluk
Uyuşturucuyla yakalanan zanlıya ek tutukluluk
İçeriği Görüntüle

Ben hâlâ çocuklarımın, torunlarımın gelip ‘Bayramın kutlu olsun’ demesini beklerim. Çünkü ben bunları yaşayarak büyüdüm.

Ama şimdi ‘Babacığım Kıbrıs’ta olmayacağız, mesaj atacağız’ deniliyor. Her şey dijitale döndü.”

“Mesajlar havada kalan sözcüklerdir”

İnsan ilişkilerinin giderek zayıfladığını söyleyen Ömerağa sözlerini şöyle tamamladı:

“İnsan göz göze bakmadıktan, el ele değmedikten sonra bunun vereceği hiçbir haz yoktur. Mesajlar havada kalmış sözcüklerdir.

Bayramların artık eski bayramlardaki heyecanı ve duygu yoğunluğu yoktur. Bu toplum da eriyip yok olma yoluna gitmektedir.

Ben evlendim ayrıldım, bir çocuğum var. Kız kardeşim hiç evlenmedi. Annem ve babamla birlikte biz beş kişiyiz ama bir oğlum var benim. Çok çocuklu ailelerin yerine bireysel ve küçük çekirdek aileler kaldı.

Eskiden sekiz çocuklu aileler vardı. Her çocuğun bir görevi olurdu. Büyük oğlan davara giderdi, küçük oğlan çalı çırpı toplardı. Kız çocukları dokuma yapardı. Küçük çocuk annesine yardım ederdi.

Çocuk iş gücü aynı zamanda zenginlik sayılırdı. İnsanlar bol bol çocuk yapardı. Şimdi ise insanlar ‘Çocuğu nasıl büyüteceğim?’ diye düşünüyor.

Aileler küçüldükçe gelenekler de kayboluyor. Bayramlar artık takvimlerde kırmızıyla işaretlenmiş tatil günleri olarak görülüyor.”