Yaşamın olumlu ve olumsuz unsurlarına karşı insanın sığınabileceği en güvenli barınak; çocuk, genç ve yetişkinler için ailedir. Çocukluk dönemi ile ergenlik dönemi arasında duygusal yönden en belirgin fark: çocuklarda; öfke, kızgınlık ve sevinç gibi duyguların daha açık davranışlarla ve anında (Spontane olarak) ifade edilmesi, buna karşılık ergenlikte; bu duyguların daha fazla gizlenip maskelenmesidir.

Ergenlikte genel olarak kızların, erkeklerden daha erken duygusal olgunluğa ulaştıkları söylenebilir. Böylece; kız ergenin, erkek ergene göre duygularını veya öfkelerini kontrol etme bakımından daha olgun davranacağı ileri sürülebilir. Çocuk ve ergenlerde duygusal gelişimin ihtiyaçları ve kaygıları da değişebilir. Çocuklar; karamsarlık, huzursuzluk ve öfke gibi hoşa gitmeyen duygulardan bunalır. Kendisine güven verecek ve bu duygusal durumlarının, içinde bulundukları çağa has ve de geçici olduğunu anlatacak bir anne babaya ihtiyaç duyarlar. Anne babanın gencin beklentisi dışında bir şey istemesi, onu aşağılaması, sık sık eleştirmesi başkalarıyla kıyaslaması genci kaygılandıran ebeveyn ilişkisini meydana getirebilmektedir.

Aile içi sorunlar ve ruhsal riskler

Anne ve baba arasında yaşanan şiddet ve şiddet olaylarına şahit olan çocuk, psikolojik uyum ve davranış bozuklukları gösterebilir. Yapılan birçok araştırmada; psikolojik ve de psikiyatrik yönden sorunlu aile ortamlarının kendine zarar verme davranışı için güçlü bir hazırlayıcı faktör olarak ele alındığı gözlemlenmiştir. Yetersiz aile desteği ve aile bütünlüğü bozulmuş kişilerde, kendine zarar verme davranışı riskinin yüksek olduğunu söylemek mümkündür. Okul sorunları ve stres toleransı düşük olan ortamlar çocuğu aşırı riske itebilir. Bunlar; kendine güvensizlik, gururun incinmesi, kendini yalnız hissetme ve ümitsizlik gibi olumsuz duyguları besler. Böylece çocuk, kendine zarar verme davranışın engellenmesindeki en önemli duygusal desteklerden yoksun kalır.

Aile düzensizliği, gençlerde kendine zarar verme davranışı düşüncesi ve girişimleriyle ilişkilendirilen önemli bir faktördür. Boşanma, ayrılık, ebeveynlerden birinin veya her ikisinin ölümü gibi durumlar gençlerin yeterli ilgi ve desteği alamamasına neden olabilir. Ayrıca alkol bağımlılığı ve aile içi şiddetin bulunduğu ortamlarda büyüyen gençler, karşılaştıkları sorunlarla baş etmekte zorlanabilir ve bu nedenle kendine zarar verme davranışı bir çıkış yolu olarak görebilirler. Araştırmalar, anne ve babası ayrılmış gençlerde kendine zarar verme davranışı oranının daha yüksek olduğunu ve kendine zarar verme davranışı girişiminde bulunan ya da kendine zarar verme davranışı eden kişilerin ailelerinde veya yakın çevrelerinde daha sık kendine zarar verme davranışı vakalarına rastlandığını göstermektedir.

İletişim eksikliği ve yalnızlık duygusu

Aile veya yakın çevrede gerçekleşen kendine zarar verme davranışılar, çocuk ve ergenleri güçlü biçimde etkileyebilir; taklit etme eğilimi nedeniyle kendine zarar verme davranışı normal veya kabul edilebilir bir davranış olarak görmelerine yol açabilir. Bu durumun temel nedeni genetik faktörlerden çok, aile içi ilişkilerin niteliği ve aile ortamının özellikleri olarak değerlendirilmektedir. Kendine zarar verme davranışı riski taşıyan gençlerde öfke, yalnızlık, gelecek kaygısı, umutsuzluk, değersizlik duyguları ve depresyon sık görülür. Kendine zarar verme davranışı düşüncesi genellikle uzun süren bir bunalım sürecinin sonunda ortaya çıkar.

Gençler kendine zarar verme davranışı girişiminden önce sözlü veya davranışsal uyarılar verebilir; tehditler, kendine zarar verme davranışı jestleri ve girişimler önemli risk işaretleridir. Ayrıca aşırı duygusallık, psikolojik ve fiziksel sorunlar ile gelişimsel güçlükler, çocuk ve ergenlerde kendine zarar verme davranışı riskini artıran faktörlerdir. Gençlerle ebeveynler arasındaki iletişim eksikliği ve karşılıklı anlayışsızlık, sorunların çözümünü zorlaştırabilir ve kendine zarar verme davranışı riskini etkileyebilir. Toplumun kültürel değerleri ve sosyal izolasyon biçimi de kendine zarar verme davranışı üzerinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle geleneksel değerlerin ve güçlü sosyal bağların korunması riski azaltabilir. Ailelerin çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmaları, onları dinlemeleri, Ebeveynlerin ergen ve gençlerle paylaşmayı öğrenmesi, onlarla iyi iletişim kurabilmeleri, çocuklarını tanımaları ve onları dinlemeyi öğrenmeleri de önemlidir. Gençlik sorunları yaşayan aileler suçlu aramak yerine; kendilerini sorgulamak ve sorunu çözmek için sorumluluk almak zorundadırlar. Çocuğun ifade etmesine izin vererek, samimi ve güven duygusunu hissettirmelidirler. Yaşa uygun hitap etme, soyut açıklamalardan kaçma gibi bilişsel becerilerine süre tanımak önemli bir etkendir.

Genellikle, çözümsüzlük hissi, şiddetli stres ve başa çıkma mekanizmalarının yetersiz kalmasının bir sonucudur.

Krizleri tetikleyen faktörler

Bu duruma yol açan temel faktörler arasında; Kimlik bunalımları, akran zorbalığı, ailevi problemleri, dijital çağın getirdiği sosyal izolasyon ve tedavi edilmemiş psikolojik rahatsızlıklar yer alır.

Gençlerin kendilerine zarar verme eylemine zemin hazırlayan temel etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

· Psikolojik rahatsızlıklar

· Aile içi iletişimsizlik ve baskı

· Akran zorbalığı ve dışlanma

· Kimlik karmaşası ve gelecek kaygısı

Ebola’ya karşı yeni önlemler: Numuneler Türkiye’ye gönderilecek
Ebola’ya karşı yeni önlemler: Numuneler Türkiye’ye gönderilecek
İçeriği Görüntüle

· Madde bağımlılığı

· Sosyal medya ve izolasyon

Uyarı işaretleri göz ardı edilmemeli

Gençlerin bu süreçten çıkış bulamadıklarında anlık krizlere sürüklenebildikleri görülmektedir. Çevresindeki insanlarda bu eğilimi fark edenlerin veya kendisi bu düşüncelerle mücadele edenlerin vakit kaybetmeden profesyonel destek almaları kritik önem taşır.

Yaşamla bağın zayıflaması eğilimi olan bir bireyin yaşamla bağının zayıfladığını gösteren önemli bir uyarı sinyalidir, zamanında fark edilmediğinde ölümle sonuçlanabilecek ciddi bir risk oluşturur. Özellikle ergenlik ve gençlik döneminde, duygusal dalgalanmalar, kimlik arayışı, aile veya okul kaynaklı baskılar, sosyal medya etkisi gibi faktörler kendine zarar verme düşüncesini tetikleyebilir.

Depresyon ve duygusal krizler

Gençlerde kendine zarar verme davranışı, depresyonun en ağır belirtilerinden biri olarak değerlendirir. Bu nedenle depresyon kavramını gençlerin duygusal dünyasıyla birlikte ele almak gerekir. Ruhsal bozukluklar içinde kendine zarar verme özellikle majör depresif bozukluk ve anksiyete bozukluklarıyla sık biçimde görülür. Erken fark edilen kendine zarar verme düşünceleri uygun psikoterapi yöntemleri ve aile desteğiyle büyük ölçüde önlenebilir. Bu nedenle değersizlik hissi veya ölüm temalı konuşmalar asla göz ardı edilmemelidir.

Umutsuzluk duygusunun etkisi

Kendine zarar vermenin temelinde çoğu zaman “umutsuzluk” duygusu yer alır. Umutsuzluk; geleceğe dair beklentinin kaybolması, çaresizlik hissi ve yaşamın anlamını yitirme düşüncesinin en güçlü psikolojik belirleyicilerinden biridir.

Bununla birlikte, kendine zarar verme yalnızca tek bir nedene dayanmaz. Genellikle psikolojik, biyolojik, çevresel ve sosyal faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.

Aile içi çatışmalar, akran zorbalığı, sosyal medya baskısı, başarısızlık korkusu veya değer görmeme hissi gibi çevresel etkenler de bu düşünceleri besleyebilir. Her gencin yaşam öyküsü ve stres faktörleri farklı olduğundan kendine zarar verme nedenlerinin değerlendirilmesinde bireysel psikolojik durum mutlaka dikkate alınmalıdır.

Destek ve erken müdahalenin önemi

Kendine zarar vermeyi önleme yolları arasında öncelikle işaretleri doğru okumak gelir. Kişiyi bu eyleme sevk eden şeyin nedenini bulduğunuzda onu fikrinden vazgeçirmek daha kolay olabilir. Zorlandığı konularda ona destek olmak, psikoterapi alması konusunda cesaretlendirmek, ailesiyle iletişime geçerek onun yanında olmalarına yardım etmek bu konuda etkili olabilir. Destek gruplarına ve psikolojik yardıma yönlendirmek, aile ve arkadaş desteğinde bulunmak kişinin kendini iyi hissetmesine yardım edebilir.