Karakuş Öz yazdı...

Bir ülkenin geleceği sınıflarda şekillenir denir. Peki o sınıflar dört duvarlı, sağlam, güvenli binalar değil de; yazın fırın, kışın buz kesen metal kutularsa, o geleceğe ne oluyor?

Konteyner sınıflar geçici çözümler olarak sunuldu. “Bir süreliğine”, “idareten”, “şimdilik” denildi. Ama geçici olan kalıcılaştı, istisna olan sıradanlaştı. Ve bugün binlerce çocuk, bir eğitim kurumunda değil; bir şantiyede, bir afetzede kampında ya da bir kriz alanında olması gereken yapılarda eğitim almaya zorlanıyor.

Bu sadece fiziki bir sorun değil, psikolojik bir mesajdır: “Siz bekleyebilirsiniz. Siz idare edebilirsiniz. Size daha sonra bakarız.” Bu mesajı her sabah o konteynerin kapısını açarken alan bir çocuk, sadece matematik öğrenmez; değer sıralamasında nerede olduğunu da öğrenir.

Yazın içeri girilmeyecek kadar sıcak, kışın montla oturulacak kadar soğuk, yağmurda gürültüden öğretmeni duyulmaz, rüzgârda sallanır… Böyle bir ortamda dikkat, huzur ve güven mümkün mü? Eğitim sadece müfredat değildir; ortamdır, iklimdir, hissettirdiğidir. Metal duvarların arasında yetişen bir nesil, ister istemez hayata da dar, sıkışık ve güvencesiz bir yerden bakar.

En acısı da şu: Bu tabloya alışılması. “Hiç yoktan iyidir” cümlesiyle normalleştirilmesi. Oysa eğitimde “hiç yoktan iyisi” olmaz. Çünkü konu bina değil, insandır. Geleceğin doktoru, öğretmeni, mühendisi, sanatçısı o konteynerin içindedir. Ona layık görülen ortam buysa, aslında ülkenin kendine verdiği değer de budur.

Konteyner sınıflar bir afet sonrası geçici bir çözüm olabilir. Ama bir sistem haline gelmişse bu artık çözüm değil, itiraftır: Plan yok, öncelik yok, sorumluluk yok.

Ve şunu unutmamak gerekir: Bir ülke çocuklarını geçici çözümlere mahkûm ederse, kendi geleceğini de geçici hale getirir. Çünkü konteyner sınıflarda büyüyen bir nesil, yarın kalıcı sorunlarla baş başa kalır.

BU YÜZDEN MESELE KONTEYNER DEĞİL

O KONTEYNERE MAHKÜM EDİLEN

GELECEKTİR…