Gizem Özgeç yazdı...

Bir lider öldü.
Bir halk ikiye bölündü.
Ve insan, hem sevinci hem acıyı aynı anda izleyebileceğini yeniden öğrendi.
Tahran sokakları bugün insan ruhunun en çıplak hâlini sergiliyor. Yıllarca kadınların hayatını sınırlayan, ifade özgürlüğünü daraltan, muhalefeti bastıran bir liderin ardından yas ilan edildi. Devlet televizyonları ağıt yayınlıyor. Siyahlar içindeki kadınlar, gözyaşlarını saklamadan yürüyor. Yaşlılar sessiz, gençler tedirgin. Ölümün ciddiyeti, kamusal bir disiplinle taşınıyor.
Ama aynı şehirde başka bir ritim daha var.
Bir grup için bu ölüm, sadece bir son değil; bir ihtimal. Sokak aralarında fısıltıyla başlayan cümleler, küçük kalabalıklara dönüşüyor. Bazıları için bu, bastırılmış öfkenin dışa vurumu. Bazıları için yılların birikmiş isyanı. Kimi sessizce gülümsüyor, kimi yüksek sesle slogan atıyor. Ağıtla dans, yan yana duruyor.
İnsan bakarken afallıyor.
Bir ölüm karşısında sevinmek mümkün mü?
Baskının bitme ihtimaline umut bağlamak ayıp mı?
Yoksa mesele ölüm değil de, o ölümün temsil ettiği düzen mi?
Ortadoğu’nun trajedisi tam da burada başlıyor. Çünkü bu coğrafyada hiçbir duygu tek başına gelmiyor. Yasın içinde öfke, sevincin içinde suçluluk, umudun içinde korku var. Ağıt ile dans arasındaki mesafe bazen bir sokak kadar kısa.
Tabii iş sadece İran’ın iç meselesi değil. Büyük güçlerin gölgesi her zaman sahnede. Amerika’nın “özgürlük” söylemiyle girip geride kırılgan devletler bıraktığı ülkeler ortada... Müdahale ile özgürlük arasındaki mesafe çoğu zaman beklendiği kadar romantik olmadı.
Bu yüzden soru daha da zorlaşıyor. .
Gerçekten neyi kutluyoruz? Bir baskı düzeninin zayıflamasını mı? Yoksa yeni bir belirsizliği mi?
Ve burada başka bir paralellik çıkıyor karşımıza. Aynı çağın farklı liderleri… Biri dini referanslarla, diğeri popülist sloganlarla kitleleri mobilize ediyor. Biri ahlak üzerinden, diğeri “halkın sesi” iddiasıyla güç topluyor. Yöntemleri farklı, ama siyaset anlayışları benzer: Toplumu ikiye bölmek, duygular üzerinden yönetmek, hakikati kendi lehine eğip bükmek.
İşte asıl çelişki burada.
Bir otoriter düzenin sonu, otomatik olarak özgürlük anlamına gelmiyor. Bir liderin gidişi, bir sistemin değiştiği anlamına da gelmeyebilir. Ama yine de insanlar umut etmek istiyor. Çünkü umut, bu coğrafyada en pahalı duygu.
Tahran bugün hem susuyor hem bağırıyor.
Hem ağlıyor hem dans ediyor.
Hem yas tutuyor hem hesap soruyor.
Ve biz uzaktan bakarken, neye sevineceğimizi, neye üzüleceğimizi şaşırıyoruz.
Belki de mesele taraf tutmak değil.
Belki mesele, çelişkiyi kabul etmek.
Çünkü Ortadoğu’da gerçeklik düz bir çizgi değil;
bir senfoni.
İçinde ağıt da var, dans da.
Direniş de var, intikam arzusu da.
Ve hepsinin ortasında, hâlâ özgürlüğü arayan insanlar var.