Tülin BEROVA Yazdı...
Bazı sosyal medya paylaşımları vardır; bir saniye bakar geçersiniz. Bazılarıysa insanın içine yerleşir. Sayın Ayşe Demir’in geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabında paylaştığı birkaç kare, bende tam olarak bunu yaptı. Yaşlı Hakları ve Ruh Sağlığı Derneği’nin hazırladığı Sessiz Çığlıklardan Mektuplar kitabının 9 Ocak’ta Gazimağusa’daki Bandabuliya’da yapılan ilk lansmanına ait bu görüntüler, bana yalnızca bir etkinliği değil, yıllardır içimde taşıdığım bir gerçeği de hatırlattı. Aynı çalışmanın 16 Ocak’ta Lefkoşa Belediyesi Açık Pazar alanında yeniden tanıtılacak olması ise bu sesin daha çok insana ulaşacağına dair umut verici bir işaret.
Bu satırları uzaktan yazmıyorum. Annemin ve babamın bakımını üstlendikten sonra, tam on iki yıl boyunca rahmetli eşimin de evde bakımını yürüttüm. Bu süreçte evlatlarımın ve kardeşlerimin varlığı yadsınamaz. Eşim diyaliz makinesine bağımlıydı ve haftada üç kez tedaviye götürülmesi gerekiyordu. Eve dönüşlerinde yardımcılarım olmasına rağmen hayatı yeniden kurmak benim sorumluluğumdu. Maddi olarak zorlanmadım belki ama insanın manevi dünyasının nasıl yıprandığını, bu yükün ruhu nasıl tükettiğini yaşayarak öğrendim. En zor karar ise bacağının kesilmesine ilişkin doktor önerisini kabul ederken verildi. Evde bakım yalnızca fiziksel bir emek değildir; insanın bütün hayatını kuşatan, görünmeyen ama derin bir sorumluluktur.
Bu yüzden Sayın Ayşe Demir’in paylaşımı benim için sıradan bir sosyal medya içeriği olmadı. O karelerde kendi hayatımdan tanıdık bir sessizlik vardı. Kendisiyle iletişime geçip bu çalışmanın arka planını öğrendiğimde, 2018’den bu yana emek veren Yaşlı Hakları ve Ruh Sağlığı Derneği’nin bu projeyi nasıl bir vicdan çağrısına dönüştürdüğünü daha iyi anladım. Dernek, yaşlıların ve ruhsal zorluk yaşayan bireylerin haklarını savunmak için yola çıkmış, zamanla bakım veren yakınların da ne kadar görünmez kaldığını fark etmiş.
Bu farkındalıkla 2020–2024 yılları arasında düzenlenen Sessiz Çığlık Mektup Yarışması, evlerin içinden yükselen o sessiz ama ağır yükü görünür kılmak için atılmış önemli bir adımdı. KKTC’den gönderilen mektuplar, bu yalnızlığın ülke genelinde ne kadar yaygın olduğunu ve farklı evlerde benzer yüklerin taşındığını gösteriyor. Bu metinler dramatik olmak için değil, yaşanmış gerçekleri bütün açıklığıyla ortaya koymak için yazılmış.
Bu noktada mektupları okuyup değerlendiren jüri üyelerinin üstlendiği görev sıradan bir seçicilik değildir. Onlar yalnızca yazıları değil, insanların hayatlarını, kırılganlıklarını ve iç dünyalarını tartmıştır. Bu nedenle bu jüri çalışması, teknik bir değerlendirmeden çok vicdani bir emanet taşımaktadır.
Kitabın önsözünde Dernek Başkanı Sayın Prof. Dr. Hatice Jenkins, kendi ailesinde yaşlı bir anneye ve ruhsal zorluklar yaşayan bir ağabeye eşlik etmiş biri olarak bu yükü ne kadar yakından tanıdığını anlatıyor. Bu kişisel tanıklık, çalışmayı yalnızca kurumsal bir yayından çıkarıp toplumsal bir hafıza belgesine dönüştürüyor. Aynı şekilde kitabı derleyip düzenleyen ve aynı zamanda derneğin yönetim kurulu üyesi olan Editör Fatma Gürmanoğlu’nun emeği de bu mektupların dağılmadan, bütünlüklü bir vicdan çağrısına dönüşmesini sağlamış. Kapak tasarımıyla projeye görsel bir kimlik kazandıran Sayın Semral Erel ise bu sessiz çığlıkların dış dünyaya açılan yüzünü oluşturmuş.
Sessiz Çığlıklardan Mektuplar benim için yalnızca bir kitap değil; kendi hayatımda taşıdığım görünmez yükle yüzleştiğim bir ayna. Sayın Ayşe Demir’in sosyal medyada yaptığı o küçük paylaşım, aslında çok büyük bir sessizliği kamusal alana taşıdı.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur: Bu çığlıkların duyulması, kurumların dikkatine girmesi ve zamanla daha kapsayıcı politikalara dönüşmesi. Bu kitap, evlerin içinde yaşanan görünmez yükü toplumun gündemine taşıyor ve bize ortak bir vicdanı yeniden hatırlatıyor.