Tülin Berova yazdı...
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs politikası yoruma açık değildir. Bu politika günlük siyasi tartışmaların, geçici söylemlerin ya da konjonktürel çıkışların konusu olamaz. Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı ve garantörlük sorumluluğu, Meclis iradesiyle, devlet kurumlarının ortak değerlendirmeleriyle ve yıllara dayanan stratejik bir akılla şekillenmiştir. Bu nedenle KKTC’nin güvenliği ve siyasi statüsü, tartışılan değil korunan bir devlet politikasıdır.
Kıbrıs meselesi iyi niyet beyanlarıyla ya da diplomatik nezaket diliyle yönetilecek bir konu değildir. Bu mesele devlet politikalarıyla, bağlayıcı kararlarla ve sahadaki güç dengeleriyle şekillenir. Bu gerçeklikten kopan her söylem sahada karşılık bulmaz.
Bu tabloya rağmen Türkiye’nin ve süreklilik arz eden devlet kararlarının dışında davranışlar sergilenmesi gerçeklikle bağdaşmaz. Kıbrıs konusunda atılacak her adım, mevcut devlet politikaları ve bölgesel dengeler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Güney Lefkoşa’da CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli başkanlığındaki heyetin AKEL ile yaptığı görüşmenin ardından verilen mesajlar da bu çerçevede ele alınmalıdır. Federasyon temelinde çözüm, siyasi eşitlik ve ortak çalışma vurgusu öne çıkarılmaktadır. Ancak sahadaki gerçekler ve Rum tarafının yıllardır değişmeyen tutumu göz ardı edilerek yapılan bu tür açıklamalar, kamuoyunda karşılığı sınırlı bir iyimserlik üretmektedir. Kendi parti amblemi altında seçilen Cumhurbaşkanı’nı da temsilen konuşuluyormuş gibi davranmak son derece yanlıştır. Bu tür açıklamalar, kamuoyunda sanki karşılıklı bir mutabakat zemini oluşmuş ve danışıklı bir süreç yürütülüyormuş izlenimi yaratmaktadır.
Crans Montana’dan bu yana çözüm sürecinin neden ilerleyemediği açık biçimde ortaya konmamaktadır. Rum tarafı Kıbrıs Türklerini enerji, güvenlik ve bölgesel iş birliklerinden sistematik biçimde dışlamayı sürdürürken, federasyon söylemini tek taraflı bir baskı aracına dönüştürmüştür. Bu şartlar altında aynı zemine dönme ısrarı, çözümden çok zaman kaybı riskini beraberinde getirmektedir. Birleşmiş Milletler’in diyalog ve küçük adımlar çağrıları da sahadaki güç dengesi ve garantörlük gerçeği dikkate alınmadıkça kalıcı bir sonuç üretmez.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın geçiş kapılarıyla ilgili sorunları Güney’in tutumuyla açıklaması, meselenin yalnızca bir yönüne işaret etmektedir. Vatandaş açısından esas mesele, karşı tarafın neyi kabul edip etmediğinden ziyade, kendi devletinin bu tablo karşısında nasıl bir yol haritası ortaya koyduğudur. Sonuç üretmeyen açıklamalar, doğal olarak kamuoyunda soru işaretleri doğurmaktadır.
New York temasları ve Ankara ile kurulan diyalog elbette önemlidir. Ancak Kıbrıs meselesi yalnızca uluslararası görüşmelerle ilerlemez. Lefkoşa’da alınan kararlar, Ankara’da belirlenen kırmızı çizgiler ve sahadaki fiili durum birlikte ele alınmadıkça hiçbir temas kalıcı anlam taşımaz.
Türkiye bu sürecin engeli değil, garantisidir. Bu gerçek değişmemiştir ve değişmeyecektir.
Kıbrıs Türk halkı bugün açıklamadan çok güven istemektedir. Bu güven, devletin kendi varlığını kararlılıkla savunduğunu ve hayati konularda geri adım atmadığını hissettirdiği ölçüde sağlanır. Türkiye ile tam uyum içinde yürütülen kararlı politika, yalnızca bir tercih değil, Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve geleceği açısından bir zorunluluktur. Devlet aklının sürekliliği, bu sürecin en güçlü teminatı olmaya devam etmektedir.