Tülin Berova yazdı…
Ortadoğu’nun her gün yeni bir kriz başlığı ürettiği, askeri hareketliliğin diplomatik söylemlerin önüne geçtiği bir dönemde devlet adına konuşan makamların her konuda açıklama yapma zorunluluğu yoktur. Özellikle Güney Kıbrıs’ta bulunan yabancı askeri üslerin saldırıya uğrayıp uğramadığı gibi son derece hassas başlıklarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamının teyit almış olsa bile doğrulama ya da yalanlama yoluna gitmesi doğru değildir. Bu tür açıklamalar, KKTC’yi taraf olmadığı bir güvenlik denklemine dahil etme riskini doğurur. Rum yönetiminin kendi sorumluluğundaki askeri varlıklar üzerinden oluşan güvenlik sorunlarını dolaylı biçimde Kuzey’e taşıma arayışına zemin hazırlanır. Devlet aklı, özellikle askeri ve stratejik konularda mesafeyi korumayı gerektirir. KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın bu başlıklarda daha temkinli bir çizgide kalması, makamın ağırlığıyla uyumludur.
Bu hassasiyet, Kıbrıs meselesinde yürütülen temaslar için de geçerlidir. Kıbrıs’ta yapılan her görüşme yalnızca diplomatik bir temas değildir. Aynı zamanda devlet hafızasının, tarih bilincinin ve siyasal sınırların sınandığı bir alandır. Son liderler görüşmesinin ardından Rum yönetimi tarafından gündeme getirilen geçiş kapıları talepleri, bu nedenle yalnızca günlük yaşamı kolaylaştırma söylemiyle ele alınamaz. Bazı başlıklar vardır ki, teknik gerekçelerle tartışılamaz.
Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken temel hukuki gerçek, Türkiye’nin Ada üzerindeki garantörlük statüsüdür. 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan bu hak ve sorumluluk, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin teminatıdır. Türkiye’nin garantörlüğü, sadece askeri bir varlık anlamına gelmez. Aynı zamanda siyasi dengeyi, güvenlik mimarisini ve taraflar arasındaki sınırları belirleyen hukuki bir çerçeve sunar. Bu nedenle geçiş kapıları dahil olmak üzere atılacak her adım, bu gerçeklikten bağımsız değerlendirilemez.
Geçiş kapıları elbette önemlidir. Günlük yaşamı kolaylaştıran, ticareti ve insani temasları artıran bu düzenlemeler, doğru zeminde ele alındığında iki taraf için de fayda üretir. Ancak her geçiş noktası, egemenlik alanlarını ve güvenlik sorumluluklarını doğrudan ilgilendirir. Kapı açılması taleplerinin yalnızca trafik ve rahatlama gerekçesiyle sunulması, meselenin özünü perdelemektedir. Kıbrıs Türk tarafı için kabul edilebilir olan, karşılıklı fayda üretirken siyasi ve hukuki sınırları zorlamayan adımlardır.
Erenköy ise bu tartışmanın tamamen dışında tutulması gereken bir alandır. Erenköy sıradan bir sınır hattı değildir. 1963 yılında Kıbrıs Türk halkı varoluş mücadelesi verirken, Türkiye’deki üniversitelerde öğrenim gören gençlerin eğitimlerini yarım bırakıp adaya giriş yaptığı, silahlı direnişe katıldığı ve direnişin merkezlerinden biri haline gelen bir bölgedir. Bu nedenle Erenköy bir geçiş noktası değil, bir direniş kapısıdır.
Bu direnişin simge isimlerinden biri olan Süleyman Uluçamgil, yalnızca bir mücahit değil, aynı zamanda bir şairdi. Kalemiyle Kıbrıs Türk gençliğinin ruhunu yansıtan Uluçamgil, Erenköy’de şehit düşerek bu toprağı bir sembole dönüştürdü.
“Bir halk yaşasın diye
Bir gençlik sustu orada”
diyen bir bilincin mekânı, diplomatik kolaylık başlığı altında tartışılamaz.
Erenköy denildiğinde hafızalarda yer eden bir diğer isim ise Cengiz Topel’dir. Kıbrıs semalarında görev yaparken esir alınan ve işkenceyle şehit edilen Topel, Türk halkının Kıbrıs’taki varlığına ödediği bedelin sembollerinden biridir. Bu mücadele yalnızca yerel değil, tarihsel ve ulusal bir nitelik taşır.
Bu nedenle Erenköy üzerinden geçiş kapısı açılması talebi, karşılıklı fayda söylemiyle meşrulaştırılamaz. Devletler geçmişlerini yok sayarak gelecek inşa edemez. Günlük yaşamı kolaylaştıracak adımlar konuşulabilir. Ancak Erenköy söz konusu olduğunda mesele trafik değildir. Mesele tarihtir. Bu çizgiyi korumak sertlik değildir. Bu çizgi, sessiz ama kararlı bir egemenlik duruşudur.