Tülin Berova yazdı...
Son dönemde Meclis kürsüsünden yükselen sesler, siyaset üretmekten çok gürültü üretmektedir. Söz fazladır ancak yön yoktur. Eleştiri vardır fakat çözüm önerisi yoktur. Sürekli bir gidiş anlatılır, ancak nasıl gidileceği söylenmez. Bu dil, siyaset üretmekten çok belirsizlik üretmektedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi küçük ve hassas bir ülkede bu yaklaşımın etkisi daha da büyüktür. Çünkü burada herkes birbirini tanır, söylenti kısa sürede tüm adaya yayılır. Gelecek inancı zedelendiğinde yalnız siyaset değil, günlük hayat da zarar görür. Bugün muhalefetin Meclis konuşmalarında aynı cümlelerin tekrarlandığı görülmektedir. Hükümetin çalışmadığı söylenir, koalisyonun bittiği iddia edilir, “biz geleceğiz, onlar gidecek” denir. Oysa siyasette asıl mesele kimin gideceği değil, ne yapılacağıdır.
Mevcut hükümet, pandemi sonrası ağır bir ekonomik tablo devralmıştır. Türkiye ile ilişkilerin yeniden yapılandırılması süreci başlatılmıştır. Kamu maliyesini toparlamaya yönelik adımlar atılmıştır. Altyapı, enerji ve turizm alanlarında düzenlemeler yapılmıştır. Bunlar kürsüden yüksek sesle konuşularak değil, masa başında uzun ve zorlu müzakerelerle yürütülen işlerdir.
Bu süreçte karşıdan yalnızca sert ve sürekli bir eleştiri dili gelmesi topluma güven kazandırmamaktadır. Aksine yatırımcıyı tedirgin etmekte, gençlerin gelecek inancını zedelemektedir. Siyaset yalnızca yıpratma üzerine kurulduğunda, yarın iktidara gelen de aynı dili kullanmak zorunda kalır. Bu döngü ülkeye bir şey kazandırmaz. Bu ülkenin ihtiyacı çalışan kurumlar ve öngörülebilir bir yönetim anlayışıdır; sürekli kriz söylemi değil, istikrar duygusu ve güven veren bir yönetimdir.
Eleştiri elbette gereklidir. Ancak eleştirinin bir yönü ve çözüm önerisi olmalıdır. Aksi hâlde eleştiri bilgi üretmez, algı üretir. Bu noktada Avrupa Birliği’nin son dönemde sergilediği yaklaşım da benzer bir sorunu ortaya koymaktadır. Bütünü görmek yerine dar bir çerçeveden bakmayı tercih eden bu tutum, gerçeği aydınlatmak yerine daraltmaktadır. Kamuoyunda “delikten bakma” olarak tanımlanan bu yaklaşım, bağlamdan kopuk değerlendirmelerle algı üretmekte ve siyasal olduğu kadar etik soru işaretleri doğurmaktadır.
Bu durum, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Güney Kıbrıs ziyareti sırasında açık biçimde görülmüştür. Sınır hattında varillerin arasından Kuzey’e bakılması tarafsız bir gözlem değildir. Bu bilinçli bir tercihtir. Amaç durumu yerinde görmekse, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarafına geçip sahayı dolaşmak mümkündü. Bu yapılmamıştır. Ortaya çıkan tablo bir gözlem değil, bir konumlanmadır.
Ziyaretin ev sahibi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis açısından bu görüntü diplomatik bir kazanım olarak değerlendirilebilir. Ancak Avrupa Birliği adına hareket eden bir ismin yalnızca tek tarafın bakış açısından sınırı incelemesi, tarafsızlık iddiasını zayıflatmaktadır. Fotoğrafın verdiği mesaj nettir. Kuzey görülmekte ancak dikkate alınmamaktadır.
Koalisyonlar değişir, hükümetler değişir, dönemler gelir geçer. Ancak ülkenin yönetimi günlük siyasi tartışmaların ötesinde ele alınması gereken bir sorumluluktur. Kamu yönetimine dair meseleleri sloganlarla ya da ahlaki etiketlerle tartışmak sağlıklı sonuçlar üretmez.
Borçlanmayı tek başına bir zafiyet gibi sunmak, modern kamu yönetimini göz ardı etmektir. Günümüzde ülkeler kasa mantığıyla değil, nakit akışı ve süreklilik esas alınarak yönetilmektedir. Özellikle pandemi sonrası koşullarda, dışa bağımlı ve sınırlı kaynaklara sahip ekonomiler için borçlanma bir tercih değil, kamu hizmetlerinin devamı için kullanılan bir araçtır. Maaşların ödenmesi ve temel hizmetlerin sürdürülmesi bir zaaf değil, yönetsel sorumluluğun gereğidir.
Bu istikrarın arkasında Türkiye ile kurulan güçlü iş birliği bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın Ocak ayındaki ziyareti bu desteğin somut göstergesidir. Başbakan Ünal Üstel’in erken seçim tartışmalarından uzak durarak icraata odaklanma vurgusu da bu çerçevede okunmalıdır.