Tülin Berova yazdı…

Kıbrıs meselesi yıllardır aynı başlıklar etrafında tartışılıyor gibi görünse de her kriz anında değişmeyen gerçek kendini yeniden hatırlatıyor. Ada’da güvenlik ve barış ancak sahadaki güç dengesiyle sağlanır. Bugün İngiliz Egemen Üs Bölgeleri üzerinden yükselen tartışma bu gerçeğin en güncel yansımasıdır. Akrotiri ve Dikelya yeni değildir. Bu yapı 1960 anlaşmalarıyla kurumsallaşmıştır. Ancak Doğu Akdeniz’de artan gerilim, bölgesel rekabetin sertleşmesi ve küresel aktörlerin sahaya daha fazla ağırlık koymasıyla birlikte bu üsler yeniden tartışmanın merkezine yerleşmiştir.

Rum tarafında oluştuğu iddia edilen ortak tavır ilk bakışta dikkat çekici görünmektedir. Ancak detaylara bakıldığında bunun bir ilke duruşu değil siyasi bir manevra olduğu açıkça anlaşılmaktadır. İngiliz üslerine karşı sert söylemler geliştirilirken Fransa, ABD ve İsrail ile kurulan askeri ilişkilerin normalleştirilmesi ciddi bir çelişkidir. Eğer mesele gerçekten Kıbrıs’ta dengeli ve adil bir güvenlik düzeni kurmak olsaydı bu yaklaşımın tutarlı ve kapsayıcı olması gerekirdi. Ancak ortaya çıkan tablo seçici bir hassasiyetten ibarettir. Türkiye söz konusu olduğunda yükselen itirazlar, Batı ile kurulan ilişkilerde yerini sessizliğe bırakmaktadır.

Kıbrıs meselesinde tartışmaya kapalı olan temel gerçek Türkiye’nin garantörlüğüdür. Bu durum yalnızca siyasi bir tez değildir. Uluslararası anlaşmalarla sabit, tarihsel ve stratejik bir zorunluluktur. Türkiye’nin bu konudaki duruşu nettir. Ankara, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini hiçbir şart altında riske atmaz. Bu yaklaşım geçici bir politika değil devlet aklının değişmeyen bir refleksidir.

Rum liderliğinin içine düştüğü çelişki ortadadır. Bir yandan Türkiye ile diyalog arayışı dile getirilirken diğer yandan Türkiye’yi dışlayan adımlar atılmaktadır. Bu yaklaşım gerçeklikle örtüşmemektedir. Coğrafya değişmez. Türkiye bu denklemin dışına itilemez. Bu gerçeği kabul etmeden atılan her adım sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

Kuzey Kıbrıs tarafında daha net ve kararlı bir siyasi duruş ihtiyacı vardır. Bu noktada Tufan Erhürman ve ekibinin artık açık bir tercih ortaya koyması gerekmektedir. Kıbrıs meselesinde iki devletli çözüm Türkiye’nin kararlılıkla savunduğu bir politikadır. Bu yaklaşım yalnızca bir tercih değildir. Sahadaki fiili durumun doğal sonucudur. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın da bu çizgide net bir şekilde Türkiye’nin dış politikasını savunma zamanı gelmiştir. Belirsiz ifadelerle hareket etmek ve denge arayışına girmek bu aşamada karşılık bulmaz.

Bugün İngiliz üsleri üzerinden yürütülen tartışma daha geniş bir güç mücadelesinin parçasıdır. Doğu Akdeniz yeniden şekillenmektedir. Küresel aktörler bu bölgede pozisyonlarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye ise kararlı duruşu ve sahadaki etkinliği ile bu denklemin en belirleyici aktörlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu gerçeği görenler doğru yerde konumlanır. Görmezden gelenler ise aynı hataları tekrar eder.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları da bu tabloyu net biçimde ortaya koymaktadır. Savaşın seyrinde belirleyici olan unsur ABD’nin tutumu olacaktır. İsrail’in Washington üzerindeki etkisini kullanarak süreci uzatma çabası içinde olacağı ifade edilmektedir. Türkiye başından itibaren tutarlı bir politika izlemektedir. Yanlış olan her adım tüm taraflara açıkça söylenmektedir. Hem İsrail’in saldırganlığına hem de İran’ın çatışmayı yayma girişimlerine karşı net bir duruş sergilenmektedir. Bu yaklaşım Türkiye’ye olan güveni artırmaktadır.

Kıbrıs’ta güvenlik meselesi ancak sahadaki gerçekler temelinde çözüme kavuşur. Bu gerçeklerin en başında Türkiye’nin garantörlüğü yer alır. Bu gerçeği değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Bu gerçeği kabul edenler çözüm üretir. Görmezden gelenler ise aynı çıkmazın içinde kalmaya devam eder.