Tülin Berova yazdı..

Kıbrıs meselesi yine bildik bir döngü içinde ilerliyor. Söylemler değişmiş gibi sunulsa da zihniyet aynı kaldığı için ortaya çıkan tablo da farklı olmuyor. Son günlerde yaşanan tartışmalar ve açıklamalar bu gerçeği bir kez daha net biçimde ortaya koydu. Özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman ve Cumhuriyetçi Türk Partisi çevresinden gelen değerlendirmeler, sahadaki gerçeklik ile kurulan siyasi dil arasındaki mesafeyi büyütüyor.

Rum tarafının söylemlerine bakıldığında değişen bir tablo olmadığı açıkça görülüyor. Sayın Nikos Hristodulidis tek egemenlik iddiasını sürdürmeye devam ediyor. Müzakereyi eşit iki taraf arasında bir çözüm zemini olarak değil, kendi pozisyonunu kabul ettirme aracı olarak görüyor. Buna rağmen hâlâ iki tarafın eşit olduğu yönünde bir hava oluşturulmaya çalışılması gerçeklerle örtüşmüyor.

8 Mayıs’ta yapılacak görüşme de gereğinden fazla anlam yüklenen bir başlık haline getiriliyor. Oysa ortada yeni bir zemin yok. Taraflar aynı noktada değil. Bu nedenle bu görüşmeden somut bir sonuç çıkması beklenmemeli. Büyük ihtimalle iki fotoğraf verilecek, olumlu bir atmosfer vardı denilecek ve süreç bu şekilde kapatılacak. Diplomatik nezaket görüntüsü dışında bir içerik üretmesi zor görünüyor.

Devlet aklının bu süreçte izlediği politika dikkat çekici biçimde dengeli. Provokasyonlara kapılmadan ilerlemek, süreci sabırla yönetmek ve uluslararası zeminde haklı pozisyonu korumak. Bu tutum dışarıdan bakıldığında sessizlik gibi yorumlansa da aslında kontrollü bir stratejidir. Çünkü karşı tarafın temel hedefi Türk tarafını reaksiyon vermeye zorlamak ve bunu uluslararası alanda kullanmaktır.

Muhalefet cephesinde ise farklı bir tablo var. Özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman’ın duruşu ve söylemleri sol cenah tarafından sert biçimde eleştiriliyor. Bu eleştirilerin tonu zaman zaman siyasi sınırların ötesine geçiyor. Oysa siyaset farklı görüşlerin ifade edildiği bir alan olsa da kullanılan dilin sorumluluğu ortadan kalkmaz. Kendi iç tartışmalarını dış politikaya zarar verecek noktaya taşımak kimseye fayda sağlamaz.

Sayın Erhürman’ın açıklamalarında diyalog ve sükûnet vurgusu öne çıkıyor. Bu tercih belirli ölçüde karşılık bulsa da siyasette yalnızca ton yeterli değildir. İçeriğin net olması gerekir. Toplum artık neyin mümkün olduğunu, neyin olmadığını açık biçimde görmek istemektedir.

Bu noktada metodoloji tartışmaları da yeniden gündeme geliyor. Mevcut dört maddelik metodoloji, bir noktadan sonra beşinci bir halka ile hayat bulmak zorundadır. Bugün adı konmayan bu halka, yarının en belirleyici başlığı olabilir. Çünkü bazen çözüm, söylenenlerde değil; henüz açıklanmayan stratejik tamamlayıcıda saklıdır.

Kıbrıs Türk halkı artık söylemlerle yetinmiyor. Verilen sözlerin ne kadarının hayata geçtiğine bakıyor. Bu nedenle siyasi aktörlerin her açıklaması daha fazla sorgulanıyor. Gürültü ile değil sonuç ile ölçülen bir dönem yaşanıyor.

Rum tarafının açıklamalarıyla ortamı germeye çalıştığı bir süreçte soğukkanlılık en güçlü yanıt olmaya devam ediyor. Tepki vermemek bazen en net tavırdır. Provokasyonun boşa düşmesi de bu şekilde mümkün olur.

Masalar kurulmaya devam edecek. Görüşmeler yapılacak. Açıklamalar peş peşe gelecek. Ancak ortada ortak bir zemin oluşmadığı sürece tablo değişmeyecek. Asıl belirleyici olan masanın varlığı değil o masada hangi iradenin ortaya konduğudur.

GKRY’nin AB Dönem Başkanlığı’nın ilk üç ayı, dış politikada etkisizlik, tıkanan diplomasi ve Türkiye karşıtı vetolarla anıldı. “Dönüm noktası” denilen süreç, sahada sınıfta kalan bir performansa dönüştü.