Karakuş Öz yazdı...
Bir ülkenin yıkılması için her zaman tankların şehirlere girmesine gerek yoktur. Bazen bir ülke, pazar torbalarının küçülmesiyle, maaşların erimesiyle ve insanların umutlarının tükenmesiyle de çöker. Ekonomi çöktüğünde sadece rakamlar düşmez, insanların hayatı, onuru ve geleceği de sarsılır.
Bugün sokaklara çıkıp herhangi bir insanla konuştuğunuzda aynı cümleleri duyarsınız. “Eskiden bir maaşla geçinirdik, şimdi iki maaş yetmiyor.” “Çocuklarımızın geleceği için endişeliyiz.” “Her geçen gün hayat daha pahalı oluyor.” Bu cümleler aslında toplumun içten içe verdiği bir mücadelenin ifadesidir. İnsanlar farkında olmadan ekonomik bir savaşın içinde yaşamaktadır.
Ekonomik çöküşün en büyük tehlikesi, onun sessiz ilerlemesidir. Bir bomba patladığında herkes görür, herkes tepki verir. Ama ekonomi çöktüğünde bu süreç yavaş yavaş ilerler. Önce küçük zamlar olur. Sonra alım gücü azalır. Ardından insanlar bazı ihtiyaçlarından vazgeçmeye başlar. En sonunda ise toplumun büyük bir kısmı hayatını sadece hayatta kalmaya çalışarak geçirir.
Bu durum sadece bireyleri değil, bir ülkenin ruhunu da zedeler. Çünkü ekonomik sıkıntı sadece cebimizi değil, psikolojimizi de etkiler. İnsanlar gerginleşir, toplumda huzursuzluk artar, güven duygusu zayıflar. Gelecek planları yapılmaz hale gelir. Gençler umutlarını başka ülkelerde aramaya başlar.
Bir ülkenin en büyük serveti insanıdır. Eğer insanlar kendilerini güvende ve huzurlu hissediyorsa, çalıştıklarının karşılığını alabiliyorsa, yarına umutla bakabiliyorsa o ülke gerçekten güçlüdür. Ama insanlar sürekli geçim derdiyle boğuşuyorsa, her gün yeni bir ekonomik kaygıyla uyanıyorsa orada görünmeyen bir savaş başlamış demektir.
Bugün toplumların en büyük sınavı ekonomik adalettir. Çünkü ekonomik adalet bozulduğunda toplumun dengesi de bozulur. Zengin ile fakir arasındaki uçurum büyüdükçe insanlar sisteme olan güvenini kaybeder. Bu güvensizlik ise bir ülkenin en büyük zayıflığıdır.
Tarih bize şunu göstermiştir: Birçok devlet dış savaşlarla değil, iç ekonomik çöküşlerle zayıflamıştır. Ekonomi zayıfladığında üretim düşer, işsizlik artar, sosyal huzursuzluk büyür. Böyle bir ortamda toplumun direnci de kırılır.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten hangi savaşın içindeyiz? Televizyonlarda gördüğümüz savaş mı, yoksa her gün cebimizi biraz daha boşaltan ekonomik mücadele mi?
Çünkü gerçek şu ki, insanlar artık bombalardan çok faturaları konuşuyor. Mutfaktaki yangın, manşetlerdeki savaşlardan daha gerçek bir sorun haline gelmiş durumda. Bir annenin pazarda fiyatlara bakıp geri dönmesi, bir babanın çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamama endişesi yaşaması… işte bunlar bir toplumun görünmeyen savaşının en acı görüntüleridir.
Ancak unutulmamalıdır ki hiçbir kriz sonsuza kadar sürmez. Ekonomiler doğru politikalarla yeniden ayağa kalkabilir. Üretim, adalet ve liyakat üzerine kurulan bir düzen toplumun güvenini tekrar inşa edebilir. Çünkü bir ülkenin kaderi yalnızca ekonomik tablolarla değil, o ülkenin insanlarının iradesiyle de şekillenir.
Ama bir gerçek var ki göz ardı edilemez!!!
Bugün asıl savaş ekonomimizin çöküşünde yaşanıyor. Ve bu savaşta kaybedilen her gün, yalnızca para değil, umut, güven ve gelecek kaybediliyor.