Karakuş Öz yazdı…
Bayrak, bir milletin sadece sembolü değil, namusudur, hafızasıdır, varoluşunun sessiz ama en güçlü ifadesidir. Ona uzanan her el, yalnızca bir parçaya değil, bir halkın onuruna dokunduğunu bilmelidir. Bu yüzden mesele “bir bez parçası” meselesi değildir; mesele, kimliğe ve saygıya yapılan doğrudan bir müdahaledir.
Son günlerde Rum Kesimi tarafında Türkiye ve KKTC bayraklarına yönelik tehdit ve provokasyon iddiaları, basit bir öfke patlaması olarak okunamaz. Bu, bilinçli bir gerilim üretme çabasıdır. Ve herkes şunu çok iyi bilmelidir ki , ateşle oynayan, sadece karşısındakini değil, kendisini de yakar.
“Bayraklarınıza dokunanın sonu ne olur bilinmez” sözü bir tehditten ziyade, tarihin tekrar tekrar yazdığı bir gerçeğin ifadesidir. Çünkü milletler, bayrak söz konusu olduğunda geri adım atmaz. Bu refleks, siyasetin ötesinde, içgüdüsel bir savunma halidir. O yüzden bu tür eylemler, karşılıksız kalacak hamleler değildir; aksine zincirleme reaksiyonlar doğurur.
Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken nokta şudur: Güç, yakmakta mı; yoksa aklıselimde mi? Bir bayrağı ateşe vermek kolaydır. Ama o yangının büyüttüğü öfkeyi söndürmek, nesiller boyu sürebilir. Provokasyonlar kısa vadede ses getirir, ama uzun vadede toplumları çıkmaz sokaklara sürükler.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, meydan okuyan sloganlar değil; sorumluluk bilincidir. Çünkü her sert söylem, her tahrik, her saygısızlık; barış ihtimalinden biraz daha çalar. Ve geriye sadece daha derin bir uçurum bırakır.
Hiç kimse şunu unutmasın: Bayraklar sadece direklerde dalgalanmaz. İnsanların kalbinde taşınır. Oraya dokunduğunuzda, karşınızda sadece bir devlet değil, milyonların ortak iradesini bulursunuz. Ve o irade, gerektiğinde susar ama asla yok sayılmaz.
Bu yüzden akıl sahibi herkesin yolu bellidir: Ateşi büyütmek değil, söndürmek. Çünkü bayrağa uzanan elin sonu gerçekten bilinmez… Ama bilinen tek şey şudur, o yolun sonu hiçbir zaman hayır getirmez.